Erzurum Gözebaşı Köyü

Site Yöneticisi

iletisim
Gökhan ÖZTÜRK
ANKARA
Tel: 0505 234 36 67
gokhanozturk67@hotmail.com gokhanozturk67@gmail.com

Üye Girişi

Giriş

Şifremi Unuttum | Kayıt Ol

Arama Motoru

Hava Durumu

Döviz

Alış Satış
Dolar dolar 1.7424 1.7508
Euro euro 2.3061 2.3172

Radyo Dadaş

İstatistikler

Bugün: 15
Dün: 127
Toplam: 128342

Reklam Alanı

Bir Tarih Yazıldı Sarıkamış'ta

                               Bir Tarih Yazıldı Sarıkamış'ta

Harekâtı´nın 92´nci yıldönümü nedeniyle Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki
Kars-Sarıkamış ın"Allahüekber Dağları´nda Donarak Şehit Düşen 90
Bin Askeri Çeşitli Anma Töreni"yle hatırladık. Sarıkamış Harekâtı Türk tarihinin en dramatik
Olaylarından biridir. Elbette kahraman bir milletin evladıyız fakat
Bizim kahramanlıklarımız aynı zamanda zaferlerle birlikte acılarda yaşatmıştır. Yemen´de kavurucu sıcağından, Sarıkamış´ta dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle
Çarıksız giden körpe fidanların hikâyesi yakar sinemizi. Bu bir efsanenin ayakta kalma ve yaşamak için son çırpınışıydı. Asırlarca içten içe altını oyan dış ve iç mihrakların, yıkılan bir devin çıkardığı feryadının adıdır, Yemen, Çanakkale, Sarıkamış... Sarıkamış denince içim burkulur her taraf çarıksız cesetlerle görünür gözüme, hüzün kaplar içimi. Binlerce ANADOLU evladı gömüldü karlara gecenin kör vaktinde mosmor bedenle. Tabi gömemedi onu Sarıkamış bağrına acısını dayanamayıp attı baharın kardelenlerine.
Ah Sarıkamış Ah !... Sarıkamış şehitlerin yurdu Sarıkamış acıların yurdu...
Gelinlik giyinmiş körpe kız gibi,
Karlara serildi Sarıkamış’ta.
Mevsimler ağlaştı gece buz gibi,
Şafaklar gerildi Sarıkamış’ta.

Mehmedim çarıksız Yemenden gelmiş,
Pak beden mor oldu Sarıkamış’ta,
Gök mavi yer beyaz, kefeni almış,
Ne tufan görüldü Sarıkamış’ta.
Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyük ama ona değinmeyeceğim. Yokluk içinde buradaki karlı dağları zemherinin kavurucu soğuğunda aşmaya çalışan, ayakkabısız, paltosuz Anadolu çocukları, hatalara kurban gitmiştir. Biz bu şehitlere borçluyuz. Onlar olmasaydı, belki de bu topraklarda Ruslar şimdi yaşıyor olacaktı. Sarıkamış, Türk Tarihinin ve savaşlarının en acı olanıdır. Bu acıyı fedakârlıkları, cesareti, ulvi davranışı en iyi şekilde idrak edip gençlerimize aktarmalıyız. Bu aslında yenilgi değil, kendini feda etmenin destanıdır… Diğeceğim o ki bugün Millet -Devlet abideleşmiş kahraman Mehmetçiğimizi, kendisine layık bir şekilde anma
mecburiyetindeyiz. Bu bizim boynumuzun borcu. Sarıkamış Harekâtı´ndan aynı zamanda ders de
çıkarmalıyız.Ve ölümsüz nağmelerle milletimizin hafızasına nakşolan bu
facia ve kahramanlık, on binlerce vatan evladının buz tutmuş feryadı, dağlardan
taşlardan yankılanan, kalanların ise ağıtlarına yanık türkülerine dönüşmüş ve milletine mal
olmuştur. Tarihin bu acılı sayfası halkın hafızası olan türkülerle ve ağıtlarla kayda geçirilmiştir.

Hoşaftı menusu yağsız yemekler,
Öğünler bir oldu Sarıkamış’ta,
Ağlaştı mevcudat ve de melekler,
Ak yaşlar nar oldu Sarıkamış’ta.

Yıldızlar ağlaştı bulutlar indi,
Defterler dürüldü Sarıkamış’ta,
Namlular yırtıldı taşlar delindi,
Bir tarih yarıldı Sarıkamış’ta.


Sarıkamış Harekâtı´nda Mehmetçik her zamanki cesaret ve kararlığıyla üzerine düşeni yerine getirmiş aldığı emirle yola koyulmuştur.
Sorumluluğunun farkındadır. Lakin Balkan bozgunundan sonra ders almayan yetkililer yeni bir bozguna sebep olurlar. Mehmetçik yine de İstiklal Harbi´ni haber verir gibidir. Düşman karşısında iradesini kaybetmez, Fakat basireti kör olan ve sebep olanlara da bir türkü de,şunu (Biz Urusu alt ederdik, sebep oldu Enver Paşa) der.

Cilvesidir lakin buda kaderin,
Zor nizam kuruldu Sarıkamış’ta,
Yaram çok ağırdır çıban çok derin,
Silahsız vuruldu Sarıkamış’ta.

Sarıkamış dinle tarih seslenir,
Şehitler soruldu Sarıkamış’ta,
Abide gerekli ruhlar süslenir,
Emr-i Hak verildi Sarıkamış’ta.

Sarıkamış Mehmetçiğin her şart altında irade, cesaret ve disiplinden oluşan karakterini nasıl muhafaza ettiğini tarihe altın harflerle yazdığı bir semboldür."
Bu sembolü, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök´ün "Sarıkamış askeri açıdan var olma azminin, direnen mücadelenin, inancın, fedakârlığın ve her şeyden önemlisi de, Türk
halkı ve askerinin en zor şartlarda vatanı için neleri göze alabileceğinin abideleşmiş bir
sembolüdür" diyen Orgeneral Özkök´ün, "Sarıkamış yönetim biliminde hayal ile gerçek ve yönetilemeyen risk ile yönetilebilir riskin ne anlama geldiğini gösteren en çarpıcı örnektir" demiştir
Sarıkamış Hareketi o dönemde gizlenmiştir hatanın sahipleri tarafından… Şehitleri gereken şekilde ilgi gösterilmemiş saklanmıştır. Millet kendi evladının acısını duyamamış ve anılamamıştır. Ancak son yıllarda bil hassa bu yıl tüm ülke genelinde çeşitli etkinliklerle anılmıştır

Bak Ömer rikkatle, bak perde perde,
Bak Mehmet pir oldu Sarıkamış’ta,
Şehitler ölmez Hay! Şehit her yerde,
Cennete girildi Sarıkamış’ta

Bir Sarıkamışlı olarak ve Sarıkamış faciasını yaşayan bir milletin evladı olarak
Bundan ders çıkarıp o mübarek makama erişen şehitlerimize Allahtan Rahmet diliyor saygılar sunuyorum…

Sarıkamış’ta
Bakışlar karakış göğe dikildi.
Mevsimler ağlaştı Sarıkamış’ta
Körpecik bedenler kara ekildi,
Nur arşa ulaştı Sarıkamış’ta

Sineler buz tutmuş, yatar ayazda,
Bülbül figan eyler güller niyazda,
Ağıt anlatamaz duyguda sazda,
Hür vicdanlar kıştı Sarıkamış’ta.

Kalanlar çıldırdı aman Allahım!
Ürperdim irkildim sarstı günahım,
Gözyaşım azığım, dua silahım,
Plan suya düştü Sarıkamış’ta

Demeyin kardelen yandı ciğerim,
Hesaplar çok ağır yaram çok derin,
Ağırdır dostlarım, ağır kederim,
Melekler uçuştu Sarıkamış’ta.

Düşündüm Yemeni ve üşüyorum,
Karıştı karlara ben yaşıyorum,
Bu vebal çok ağır, zor taşıyorum,
Moskof bile şaştı Sarıkamış’ta.

Uyan şehit uyan kar uykularda,
Bölük bölük yatar canlar ard arda,
Kokunu aradım akan karlarda,
Bir mazi tutuştu Sarıkamış’ta.

Tarih şahit bize ölümsüz millet,
Şehitler ölmez ki benim ki hasret,
Gül açtı gözyaşım tüllendi kasvet,
Şehitler buluştu Sarıkamış’ta.

Acım boğum boğum kısıldı sesim,
Kader böyle imiş Ömer ne desin,
Ülkemden toplandı hemen her kesim,
Yatanlar gardaştı Sarıkamış’ta.

Ömer Ekinci Micingirt

 

                      SARIKAMIŞ HAREKATINA AİT BİR ŞİFAHİ TARİH KESİTİ

 

       Erzurum ili,Oltu İlçesi,Başaklı(Keyik)Köyü,Ahırtap Mahallesinde meskun.Babası Ali Pehlivan ve onun arkadaşı Çerkez İskender Sarıkamış gazisidirler.Ali Korkmaz,babasının başından geçenleri,babasının ağzından duyduklarını şöyle anlatmaktadır.                  

       ‘’Ardos Karakolunun önünde bizi topladılar.Başımızdaki komutan bize,sıkı sıkıya tembih etti ki,gelen ne sorarsa sorsun sizin vereceğiniz cevap ‘’sağol’’olacak.O gün kar çok yağmıştı.Yarı belimize kadar kar vardı.Komutanı karşılayacağımız yeri ayaklarımızla düzelttik.Komutan geldi,bir iki komut verdi.Bizi övdü.Sonra oradan saldırı emrini verdi.Tek kurşun atmadan Oltu’ya girdik.Ruslar,Ermeniler çekilmişler.Bardız deresinden geriye gitmişler.Oltu’da durmadık.Yola devam dediler.Kosor’a geldik.derenin içinde her taraf bizim askerlerle doluydu.Akşam oldu.Geçecek yol yoktu.Çerkez Ağa ile ben kalıplı olduğumuz için önden gidiyorduk.Geridekiler bizi takip ediyordu.Ormana vurduk.Üstümüz başımız hep ıslanmıştı.Akşam soğuğu iliklerimize işliyordu.Sığınacak bir yer yoktu.Derken istirahat emri geldi.Herkes bir ağacın duldasına sindi.İskender Ağa’ya dedim ki biz burada kalır isek donarız.Kalk gidelim.Çıktık biz yine yola.Ağaçlardan kurtulduk.Burnumuza tezek dumanı kokusuyla karışık kebap kokusu geldi. Baktık ki bir dam var ilerimizde. Yürüdük oraya doğru.Pencereden baktık,damda,iki Rus askeri,bir yaylacıyı ailesiyle birlikte esir almış,onlara hizmet ettiriyordu.Yaylacı da ihtiyar…Namus belasına hizmet ediyor adamcağız.Birden içeri girdik askerleri,silahlarına ulaşamadan yakaladık.Yakalasak ne edeceğiz.Biz kendimize bakacak durumda değiliz.Ellerinden yedekleriyle silahlarını,üstlerinden paltolarını,ayaklarından da çizmelerini aldık.Hazır ateşin başına oturduk,etleri de yemeğe başladık.Yaylacı yalvarıyor,ellerimize kapanıyor,kurtulduğuna.Askerleri bu yaşlıya teslim ettik.Götürecek yerimiz yok ki!!!Adamın var belki yüz tane koyunu…Adam yalnız…Silahları bu adama verdim ki bak bunlar sende kalsın,biri senin.Birini de bana saklayacaksın dedim.Adam ne olur gitmeyin ben size burada bakarım diye yalvarıyor.Yok dedik biz gideceğiz. Bize bir hayli de azık verdiler hemen çıkar çıkmaz elimize geçirdiğimiz silahların ikisini de orda bir yere sakladım.Geldik konakladığımız yere ki,bir kişi kalmamış.Kimisi ağacın başında, kimisi dibinde…İki kişi çıktı geldi,onlar da uyumuşlar.Ateş yaktırmıyorlar ki görülürüz.Bizim azıkları dağıttık.Dağıttık ama içim de cız ediyor.Biz bir daha nerden yiyecek bulacağız diye.Tekrar yola koyulduk bir birliğe dahil olduk.Bizden kimse yok da,başka birliklere girdik.Geldik Bardız’a.Yüksek bir tepeye yerleştik.Biraz ilerisi Sarıkamış.Etrafta bir sis var,göz gözü görmüyor.Sisten hiçbir şey görünmüyor.Otuz metre ilerisi yok.Sisin içinde bir gürültü duyuyoruz.Bir ses gelip gidiyor.Bağırışlar,çağırışlar tekrar sessizlik ve sonra tekrar bir gürültü…Kimse o gürültü nedir bilemedi.Meğer tren gelip gelip oraya adam bırakır gidermiş.Eğer bir top atılsaydı gürültünün geldiği yere,biz ertesi gün kimseyi karşımızda göremezdik.Sis açıldı bir de baktık karşı taraf Rus kaynıyor.Biz onları gördük ama onlar da bizi gördü.Hemen saf bağladık.Başımızdaki çavuş beni aşağı indirtti…Böyle bir yüksek yerin altına…Oradan gelenleri engellemem bir de gözcülük etmem için.Aşağı indikten sonra başladı kurşun yağmuru.Kendimi taşın dibine zor attım.Bulunduğum yer çukurdu da…başımın üstünden kurşunlar vızır vızır geçiyordu.Başımı kaldırıp da bir mermi bile atamadım.Tortop olmuş çukurda bekliyordum.Dışarının soğuğu her tarafımı uyuşturdu ama yerimden kıpırdayamıyordum.Kıpırdasam kurşunu yiyeceğim…Derken akşama doğru ateş kesildi.Yukardan bana bağırıyorlar öldüm mü sağ  mıyım diye.Sesim çıkmıyor ki haber vereyim.Çenelerim soğuktan kitlenmiş…Gözlerimi bile oynatamıyorum.Birde baktım İskender Ağa aşağı iniyor.Beni tutunca canlı olduğumu anladı.Kaldırdı beni ayağa ama tutmasa düşeceğim.Bir iki elimi olumu salladı,oynattım,bir iki tokat vurdu,aldı sırtına çıkarttı yukarı.Yukarı çıktığımda baktım parmaklarımın ucu kan.Yaralı olmayan bir tek parmağım yok.Ama hiçbir acı da yok.İskender  Ağa’nın koluna girdim,o yürüyor,ben de arkasından sürükleniyorum.Geldik Bardız’a yakın.İstirahat verildi.Aş yok,ekmek yok,ateş yok,soğuk ve kardan başka bir şey yok.Vakit gece yarısı oldu,orada bir ahır  var ama orayı da atlarıyla birlikte sipahiler yerleştirilmiş.Sipahi olmayanı inzibatlar yaklaştırmıyorlar.Uzaktan Sipahi Çavuşu gediyordu.İskender Ağa seslendi.Geldi yanımıza Ruslardan aldığım bir çift çizmeyi verdim ona.Aldı bizi ahırın içine.Sipahilerin birinin Çizmesi yokmuş o çizmeyi verdi ona.Bizi atların arasına aldılar.Sıcaktı.Yavaş yavaş ısınmaya başlamıştık.Benden bir ter boşaldı,bu sefer de titremeye başladım.Dışardan kar getirdiler.Beni ovaladılar.İnzibatlar gelip gelip soruyordu burada yabancı birlikten asker var mı diye.Sipahi çavuşu kızdı gelene,kovdu.Bir daha buraya gelme diye de sıkı sıkıya tembih etti.Neyse sabah oldu,gün ışımadan biz mecburen dışarı çıktık.O yanı bu yanı derken geri dön emri verildi.Nereye baksak birbirine sarılıp donmuş,kütük gibi asker görüyoruz.Asker tümden kırılmış.Hemen o akşam verilseydi dön emri çok kişi kurtuldu.Artık geri çekileceğiz Bardız’a doğru.Savaşı kaybetmişiz.Ben hala kendime gelemedim.İskender Ağa etrafımda dönüp duruyor.Düştük yola,geliyoruz geriye.Yolda bir askere rastladık yerde sürüne sürüne geriye doğru gitmeye çalışıyor.Biz yetiştik.Bize doğru döndü…Elleri kan içindeydi,dirseklerini örten giysisi parçalanmış onlardan da kan sızıyordu.Yalvararak bize,’’Kardeşler,beni burada böyle mi bırakacaksınız???’’dedi.Buzdan ağarmış kirpiklerinin arasından gözlerini görüyordum.Benim dizlerimde dermanım yoktu.Adamı tutmaya,elim,götürmeye ayağım yoktu.Hiç bir tutarım yoktu.Eski halim olsaydı (iki gün önceki halim) onu ağzımla taşırdım.Yoktu dermanım,yoktu güvencim, üstelik yaralıydım ve ben de arkadaşıma yük idim.Ama insanlığım?!!Hala unutamıyorum o yalvaran gözleri…Kaç gece rüyama girdi Allah bilir.

             Ordu dağıldı…Köye döneceğiz ama nasıl? Yol yok, iz yok…Çıktık bizim yaylacını damına doğru.Adamın köpeği bizi yiyecek…Geldiler,aldılar bizi içeri.3 gün kaldık yanında…Ne gelen var ne giden ne arayan ne soran…4. gün düştük yola.O yolları görecektiniz … Birbirine sarılıp,ağaçlara tırmanıp,çukurlara,kavuklara sığınıp ölen insanlar…Kolsuz,bacaksız,insan leşleri.Dedim bizde devam etseydik böyle olacaktık…’’      

                                                                    Anlatan : Osman KORKMAZ

 

                                                KEMİKTEN ÇALILIKLAR…

  

                                   

                               KEMİKTEN ÇALILIKLAR : SARIKAMIŞ...ALLAHÛEKBER…

 

Doğumu 1914 / 1330 idi... Serpildiğinde annesi ona, babasının, kendisi daha bebek iken ‘harp’te öldüğünü (yetim kaldığını) söylemişti. Babasızlığının acısını tüm yaşamında hep çekti. Hatta, okuyamamasını bile babasızlığına bağladığını biliyorum. Babasına olan özlemi o kadar fazla idi ki, soyadında olsun onunla buluşmayı istiyordu. Bu yüzden 1982 yılında, bana, -Baba soyadımı tekrar alamaz mıyız (?) demişti…

Mahkemeye müracaatımız sonucu ‘Baba-Ata’ soyadına kavuştu. O güne kadar soyadı Özbeşikçi idi, o günden sonra Hayri Musaoğlu olarak yaşamını sürdürdü.

Bana mı öyle gelmişti bilemiyorum, ama, ‘baba’ soyadına kavuştuğu günden sonraki hayatı daha mutlu geçmişti sanki…

Babasının ismi ‘Musaoğlu Ahmet’ idi ya da ‘Ahmet Musaoğlu’…

Ahmet Musaoğlu benim dedemdi… Onun ismi (emaneti) şimdi “Ben”de sürüyor (yaşıyor). Ne yazık ki de, “Dedem Ahmet Musaoğlu”na ait bir hatıram yok neredeyse hayatımda. Çünkü, babamda babasına ait bir anı yoktu. Babasıyla yaşadığı hatırası olmadığı için de, ‘bana (oğluna)’ babasından (dedesinden) aktaracak bir anısı da olmamıştı. Dolaylı “iki bilgisi” vardı babası hakkında; “Bana” anlattıkları da o, onları sizlerle paylaşacağım…

Şehrimiz Trabzon… Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği, Yavuz Sultan Selim’in 23 sene Şehzadelik yaptığı, Kanuni Sultan Süleyman’ın ise doğup büyüdüğü, ama “her üçünün de” bizatihi soluduğu “Eski Bir Başkent Ruhu” taşıyan mahallesi Ortahisar’da; Fatih Camii’nin hemen karşısında eskiden “kahvehane” olarak bulunan yerin önünde sohbet etmekte olan mahallenin büyüklerinden biri, 10 yaş civarında iken oradan geçmekte olan Babamı, çevirip; -Sen kimin oğlusun (?) diye sormuştu. Babam, -Ahmet Musaoğlu’nun cevabını vermesine rağmen, -Hayır sen onun oğlu değilsin cevabı karşısına dikiliyordu!... -Oğluyum ve -Değilsin şeklinde bir müddet süren “çatışma” hâli, sonrasında Babamın, -Yaa amca, neden öyle söylüyorsun (?) diye kesilince, Babamın aldığı cevap; -Eğer Ahmet Musaoğlu’nun oğlu olsaydın bizi yedirirdin olmuş... Bu söz üzerine Babam, koşup yakındaki fırından “bir ekmek” alıp ona getirmiş, bunun üzerine ona, -Evet…Sen onun oğlusundenmiş…

İşte, dedem Ahmet Musaoğlu’na ait “iki hatıramdan” biri bu... Diğeri ise, Dedemin de içinde bulunduğu yaklaşık “90 bin fidan”ın (askerimizin) bir “beyinsiz adam” yüzünden ‘kar’dan adam’ oluşunun dramı oluyor… Sarıkamış felaketi… Allahûekber Dağları yaşam(sılığı)ı o

Babamı daha “bir yaşında” iken bırakıp gitmek zorunda kalan “Dedem Ahmet Musaoğlu”nun, “en son” görüldüğü yer orası… Babamın doğum yılı olan 1914 yılında, ‘Dedemin asker’ olarak bulunduğu Sarıkamış’taki Allahûekber Dağları o… Gül fidanı gibi yaklaşık 90 bin delikanlının, “ihram” giyer gibi “kar kefen” giydikleri yer de o dağların güney yamaçları oldu…

Ahmet Musaoğlu Dedem, Trabzon, Zigana’dan sonra vardılar Erzurum’a… sonrasında 10.Kolordu ile Erzurum-Narman-Oltu-Ersinek Yayla… sonram Allahûekber Dağlarının güney eteklerinde Şehid oldu

Yiğit vatan evlatlarının, o dağlarda savaşacakları tek bir düşman askeri yoktu… Ayaklarındaki çarıklar, sırtlarındaki yelekler ile birlikte savaştıkları tek düşman, şiddetli kış şartları; kar, tipi, fırtına; dondurucu soğuk oldu...

İşte, Dedemi orada; tutmaya çalıştığı (bırakmadığı) katırlar ile birlikte son kez gören bir başka Trabzonlu asker, mahallemizden biri olmuş; onun bu haberi Dedemle ilgili son haber olmuştu… Yeryüzündeki “son görülüşü” de o gün oldu; bir‘Allah-û Ekber günü’ olmuştu… 1914’ün son ayı, 1915’in ilk haftasında, Enver Paşa (-denilen adamın) komutasında 90 bin Türk askeri, yazlık kıyafetle çıktığı harekatta, Allahüekber Dağları’nda soğuktan donmuştu (1).

İlkbahar gelip de karlar eriyince, felaketin boyutu da ortaya çıkmıştı… Ağaçların üstünde insan iskeletleri görenler; -O iskeletler nasıl çıktı oraya (?) diye soruyordu… Oysa, ağacın üstüne çıkan şeyler iskelet değil;ağacı tümüyle örten karların üzerinde yol almaya çalışırken kıvrıldıkları yerde “donup kalan binlerce gül fidanımız (askerimiz)” oluyordu. Onların gül kokulu naaşlarını önce vahşi hayvanlar parçalara ayırmış, sonra da uçan kuşlar eşelemişti. Etlerinden sıyrılan iskeletler, işte bu yüzden karların erimesiyle ağaçların tepesinde görünüvermişti. Ayakları öpülesi ´yiğit oğlu yiğitler´in hazin hikayesidir bu. “Çoğunun kışlık parkesi, içliği ve hele öpülesi ayaklarında postalı yoktur. Çarık giymektedirler...Soğuk, yorgunluk ve açlık kıskıvrak yakalamıştır kolorduyu. Bu yiğit oğlu yiğitler donmanın olduğu fakat dönmenin olmadığı bir sevdanın çocuklarıdırlar…donarak heykelleşmiş bedenler ağaçlardan tapır tapır dökülü(yo)r…Sarıkamış ve Allahuekber Dağları’nın karlı kucağını şehâdetle teşrif ed(iyorlardı)...” (2).Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, hatıra defterine o günlerde: “Allah-u Ekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel tanrılarına teslim (-şehid) olmuşlardı. 24.12.1914 Perşembe.” diye not düşüyordu…

22 Aralık 1914ile 05 Ocak 1915 arasında Allah-u Ekber dağlarında, “Allah-u Ekber günleri” ve “Allah-û Ekber geceleri”nde yaşanan faciadır bu… “Sarıkamış felaketi” denilen de o, “mezarlarını arayan onbinlerce şehidin dramı” da o… Bu satırları yazarken titriyorum, gözlerim de doluyor, rahmetli Babam Hayri Musaoğlu’nn duyguları da sanki bana “yüklendi”, hislendikçe hisleniyorum…

İttihat ve Terakki’nin “Üç beyinsiz”inden biri, Enver olanı yüzünden “kar’dan adam” olanların dramını kim, ne kadar biliyor? “Orta 2. sınıf Tarih kitaplarında sadece 3 satır, Orta 3'te 5 satırla verilen (!), lise kitaplarında ise -ne hikmetse- hiç yer almayan bu çok önemli olayı hepimizin bilmesi gerekiyor.” (3). Pisi pisine donmaya terk edilen, cephane ve yiyecek bile ulaştırılamayan on binlerce asker, kuş uçmaz kervan geçmez, 3000 metreden yüksek dağlarda karlara gömüldü kaldı ya da karların altında bırakılmıştı ama (4), kimsecikler bunu bilmiyor. Mezarı bile olmayan delikanlılarımızın bazılarının iskeletleri 1980 yılına kadar o dağlarda açıkta kalmış, 12 Eylül harekâtından sonra oraya tayin edilen bir komutan, dağlardaki iskeletleri toplatıp gömdürtmüştü deniyor (4).

Türkiye, 90 yıl sonra Sarıkamış’a “ilk kez” 2004’de döndü!… Mezarını arayan şehitler, şehidini arayan torunlar Sarıkamış Faciası’nın 90’ıncı yılında orada buluştu… Genel Kurmay Başkanımız basın açıklamasında, belleklerde ´Sarıkamış Dramı´ olarak da yer alan bu tarihi olayın günümüzde unutulmaya yüz tutmuş ´bir neslin dramı´ olduğunu, o neslin bizlere, bugün üzerinde huzur, güven ve esenlikle yaşadığımız bu toprakları kanları pahasına armağan eden nesil olduğu belirtiyordu (5).

Unutulan bu neslin (-Sarıkamış) dramı tarihimizde; Rus ordusunu imha etmek için geniş bir çevirme manevrası olarak tanımlansa da, harekatın gerçekleşmesinin imkansız olduğu harekâttan önce “Enver Paşa denilen adama” söylenmesine rağmen, kendisinin o dönemin Almanya’sı ile yaptığı işbirliği (-Alman menfaatleri) yüzünden binlerce kahraman Türk askerinin yaşamı acı bir şekilde son buluyordu. “SARIKAMIŞ harekâtı hakkında askeri tarihçiler Rus Paul Muratoff ile İngiliz W. Allen'in yazdığı önemli bir eser vardır: "1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi", Genelkurmay Basımevi, Ankara 1966. Enver Paşa'nın amacı, Sarıkamış üzerinden bir kuşatma harekâtıyla "Rus ordusunun imha edilmesi ve bütün Transkafkasya'nın ele geçirilmesi"dir. O zaman "Turan ellerinde" isyanlar çıkacaktı! Yazarlar bu amacı "Enver’in aldatıcı muhayyilesi" olarak niteliyor. Almanlar harekâtın sakıncalarını görmüşler ama Avrupa cephesinde kendi yüklerini azaltmak için, Enver'i teşvik etmişlerdi! "Pan-Turan ordusu tamamen yenilse bile, Alman menfaatleri bundan zarar görmeyecekti!" (Sf. 234)denilmesi de (6) zaten bu oluyordu.

‘Sarıkamış’ gibi olmasa da dramlar yine izleniyor, ‘Enver’ zihniyetli olanların yanlışlığı her dönemde  dram olarak yaşanabiliyor. Sarıkamış Dramı günlerinde ortağımız (!) Almanlar, havucumuz (!) Turan (Pantürkist akım) idi…II. Dünya Savaşı sonrası ortağımız (-belamız) bu defa dostumuz (!) ABD, havucumuz da, Kore’de şehit verdiğimiz günler öncesine denk düşen NATO aşkımız (!) oldu… Hâlen ki tercihimiz yine ABD olsa da, havucumuz bu defa AB denilen illet (!) oldu… 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, ülkemize Müslüman Irak’tan şehit gelmesini önledi ama, (Ortadoğu için) hazırlanmakta olan AB ordusu bünyesinde kahraman Mehmetçiğe rol (!) biçilmek istenmesi emeli yüzünden şehit gelme tehlikesi hâlâ da sürüyor. İnsan, Afganistan’daki “Hikmet Abi dramı” geçip gitsin istiyor…

Mehmet Akif rahmetli, “…karşımızda vatan namına bir kabristan yatıyor.” demişti. Osmanlı’nın her karış toprağında şehid olanların uykuları hâlen de sürüyor: Ben, Dedem Ahmet Musaoğlu’nun şehit düştüğü Allahûekber Dağları’na henüz gidemedim, ama, mutlaka gideceğim; “Yaz aylarında gelirseniz, yeşeren Sarıkamış dağlarındaki çiçeklerin ve kuşların şanlı Mehmetçikten bir şeyler sayıkladığını hissedersiniz” deniliyor, inşallah hissedeceğim...

 

                                                                     Ahmet MUSAOĞLU

                                                               http://www.ahmetmusaoglu.org

Copyright © 2009-2010 Gözebaşı Köyü

Tasarım ve uygulama: Turhan